Bazı yaşamışlıklar vardır ki insanı derinden etkiler,hüzünlendirir.Bunlardan bir kısmı uzun zamandır anlatıla gelmiştir.Nesilden nesile aktarılan bu hazin hikayelerden biri de yöremizde yaşanmış.Darıdere Köyü’nden bir asır önce gelin edilen Ünzile’nin hikayesi bu. Darıdere’li Aziz Aydın’ın detaylı ve masalsı anlatımı ile paylaşımından aktaralım;
“Ünzile Uçtu Deresi” mevkii, köyümüzün doğusundan geçen, şimdiki ismiyle Sarısu Çayı’na inişi bulunan bir geçittir. Geçmişte at arabalarının veya atlı yayaların bir bölgeden bir bölgeye intikali esnasında geçebileceği tek patika tabirini kullanırsak yeridir; çok dar ve medetsiz bir geçit yeridir. Öyle ki, geçmişte iki atlı yolcunun birbirine sürtünmeden geçemeyeceği kadar dar bir patikadır.
“Köyümüzün mevki isimlerinden yola çıkarak tarihini araştırırken, belki köyümüzün tarihçesine ışık tutması açısından söylüyorum: Böyle hikâyesi yarım kalmış bir Yörük kızı, Ünzile’nin hazin bir rivayetini, istek üzerine paylaşacağım.
ÜNZİLE UÇTU
Güneş, kervan saray tepesininin zirvesinden Dodurga sırtlarındaki bulut baba civarındaki tırkeç tepe üzerinden çekilmeye hazırlanırken, gün ardına bakıyor.Yörük obasında hem bayram hem matem havası birbirine karışmıştı. Ertesi gün, obanın en güzel kızı, gözleri sürmeli Ünzile gelin çıkacaktı. Çadırların önünde davullar ağır ağır dövülüyor, zurnalar “ayrılık” makamından inliyordu.Ünzile’nin sırtına mor cepkeni giydirildi, beline babası tarafından dualarla kırmızı kuşak bağlandı, darısı başına serpildi. Ama bir gariplik vardı; o gün rüzgar kırın ardıç kokan goyaklarından, kekiğin kokusunu değil, kırın serin ve ürpertici fısıltısını getiriyordu.
Ünzile’nin gelin kınası yakılmış,süslenmiş doru atın üzerine bindiğinde, anası atın üzengisine yapıştı. “Gitme deseydim, kal diyebilseydim…” diye geçirdi içinden. Ama töre belliydi, göç başlamıştı bir kere. Gelin alayı, tozlu yollara düştü. Davulun sesi vadide yankılanıyor, atın nalları kırın kireç taşlarına vurdukça sanki yer gök inliyordu.Kağnıların tekerleri gıcım gıcım gıcır gıcırdıyordu.Öküz arabalarını çeken öküzler geri geri kasıyor boyundürükleri kıracaklar neredeyse, gökte uçan bir tek andık ördeği eşini kaybetmiş sadakati gereği acı acı ötüyor göl ve saray önleri mevkisinde alçak uçuşlar yapıyor. Keklik yokuşundaki keklikler her zamankinden farklı farklı şağılıyor.Gelin alayı olduğundan daha ağır ağır ilerliyor şu andaki Darıderenin yerleşkesinin olduğu bölgeden geçiyor taş tepeden, şimdiki adı ile Kandilli yolu üzerinden.
O zamanki ismi ile tanadona bölgesine inmek için
Tam o dar geçide, “Şimdiki ünzile uçtu dediğimiz”o sarp viraja geldiklerinde, gökyüzünden kara bir kuş hışımla süzüldü. Atın tam gözünün önünden geçen bu kanat sesiyle doru at şaha kalktı. Bir feryat koptu ki, dağlar o sesi hiç unutmadı. Ünzile gelin, daha yeni obasına varmadan, duvağı çalılara takılarak kayalardan aşağı bir yaprak gibi süzüldü.
O gün o geçitte davullar sustu, zurnalar yarıda kesildi. Al duvak, ak taşların üzerine kanla mühürlendi. Gelin alayı, neşeyi yolda bırakıp karalar bağlayarak geri döndü.Ünzile’nin gelinliği, anasının elleriyle biçtiği o nakışlı urba, bir anda bembeyaz bir kefene dönüştü. Damadın elinde gelini karşılamak için tuttuğu o elma, tozun toprağın içine düştü, yarım kaldı.
Oba halkı o günden sonra oraya bir nişan taşı dikti. Taşa ne isim yazdılar ne de tarih; sadece gelinin yarım kalan duasını kazıdılar. Şimdi ne zaman bir rüzgar esse, o nişan taşına bağlı olan al yazma sallanır durur. Yoldan geçen Yörükler atlarını yavaşlatır, başlarını eğerler. Çünkü bilirler ki o rüzgar, muradını alamamış bir gelinin son nefesidir; o koku, cennet bahçelerine gelin giden bir Yörük kızının kokusudur. hüzünlü sessizlikte şimdilik bırakalım.Bu anlatı, bir gelinin hikâyesi değil; bir obanın hafızasıdır.”

